Türkçe şiirinin ustalarından Cahit Zarifoğlu'nun Mavera dergisinde okuyucularına yazdığı açık mektuplardan sonra, yakın dostlarıyla yaptığı mektuplaşmalar da elle tutulur hale geldi. Birçok bakımdan özellikle de düşünce, edebiyat ve hareket noktaları özelinde geçiş dergisi olarak anılabilecek Mavera ile Zarifoğlu'nun bilinmeyen gözden kaçan pek çok yönünü en önemlisi de onun dostluklarını bilmek evrensel vicdanın sesi olabilmek için ortaya koyduğu çabaya tanık olmak bakımından son derece önemli bu çalışma. Kitabın editörlüğünü yapan şair Mustafa Özçelik'le Zarifoğlu'nun mektuplarını konuştuk.
Önce şuradan başlayalım: Mektup, yazanın mıdır, kendisine gönderilenin midir?
Mektup, yazanla yazılan arasında ortak bir bağ oluşturur. Bu bakımdan ilk bakışta, yazılırken yazanın gönderildikten sonra gönderilen kişinin gibi gözükse bile bana göre bu ortak bağ dolayısıyla iki tarafa da aittir. Mektubun önemi de güzelliği de buradan gelir.
Cahit Zarifoğlu'nun mektuplarını derlemenin öyküsünü anlatır mısınız?
Biliyorsunuz, Cahit Zarifoğlu'nun eserlerini Beyan yayınları okurla buluşturuyor. Son olarak Mavera'da okurlara yazdığı açık mektuplar kitaplaşmıştı. A. Kemal Bey'le bu kitap üzerinde konuşurken kişilere yazdığı mektupların da derlenip yayımlanmasının iyi olacağı şeklinde bir ortak temenni dile getirildi. Sonra, Zarifoğlu ile mektuplaşmış biri olarak bu sorumluluğu benim almamı arzu ettiğini söyledi. Tabi bundan kaçamazdım. Rahmetlinin benim üzerimde de emeği büyüktü. Öte yandan mektuplarının kitaplaşması edebiyat dünyamız için de bir kazanç olacaktı. Hemen çalışmalara başlayarak kendilerine mektup gönderilmesi muhtemel yüzlerce kişiyle görüşülüp konuşuldu. Fakat, arzu ettiğimiz sayıda mektuba ulaşma imkanı olmadı. Toparlayabildiklerimizi ise bu kitapta bir araya getirdik.
Zarifoğlu'nun çok fazla mektup yazdığı kanaatini taşıyorsunuz. Ama bu toplamın çok az bir kısmı size ulaşmış. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Evet, bu bir kanaatin ötesinde bir gerçekliktir. Yakın dostları bu konuda tanıklık etmektedir. Fakat, sahiplerine ulaşsak bile mektuplara ulaşamadık. Çoğu kişi, mektupları muhafaza etmemiş yahut edememiş. Bir kısmı ise kendilerine ait nedenlerle paylaşmak istemediler.
Size ulaşmayan mektuplar içinizde hep bir ukde olarak kalacak değil mi?
Kalmaması mümkün değil. Çünkü çok eksik bir çalışma benim yaptığım. Denizden birkaç damla mesabesinde... Ama ümit ediyorum ki, sonraki baskılarda mektupların sayısı artacak. Ben bu konuda gayretimi devam ettireceğim. Bu baskı için mektupları paylaşmayanların bazılarında fikir değişikliği olabileceğini düşünüyorum. Bir de bütün çabama rağmen ulaşamadığım kişiler olabilir. Onlar, bu kitap vesilesiyle durumdan haberdar olacakları için bundan sonraki baslılarda bir katkı sağlayabilirler.
Bu mektupların bazılarının size ulaş(a)mamasında özellikle dedikoduyu seven ve kişisel zayıflıklar üzerine konuşmaktan hoşlanan azımsanmayacak bir yazar - okur çevresinin bulunuyor oluşu etkili olmuş mudur?
Olduğunu düşünüyorum. Rahmetli Zarifoğlu konusunda onu maalesef kimseyle paylaşmak istemeyen, onunla ilgili yapılacak çalışmalara engel olmaya çalışan, yapılanları da acımasızca eleştiren yahut bu çalışmalarda vazgeçilmez "merkez kişi" olmayı isteyen kişiler var. Bu çalışma esnasında buna sıkça tanık oldum. Bu durum, rahmetliye de büyük bir haksızlıktır. Herkesi kucaklayan bu geniş yüreği belli kişilerin tekellerine almaları kabul edilebilecek bir davranış değildir.
Yeri gelmişken belirtmek gerek. Mektuplar ''yazan''ını ele verdiği kadar ''yazılan''ını da ele verir. Falanca kişiler filanca kişiye niçin yazarlar? Zarifoğlu'nun mektup yazdığı kişileri konuştuğumuzda karşımıza nasıl bir manzara çıkar?
Cahit Zarifoğlu, sadece bir yazar-şair değil. İnancı ve medeniyeti adına sorumluluk üstlenmiş bir insan. Mektuplarını da bu sorumluluk çerçevesinde yazıyor. İnsanlara sadece sanat-edebiyat konusunda yazmıyor. Şahsiyetlerinin nasıl olması gerektiğini de söylüyor. Onlarla ortak bir duyarlılık zemininde buluşmak istiyor, onlara yol gösteriyor. Yazarlığın edep ve erkânı üzerinde duruyor. Dolayısıyla bu mektuplarda yazanın şahsiyeti var ama sözünü ettiğim sorumluluk çağrısı dolayısıyla bunlar aynı zamanda birer "tebliğ ve irşad mektupları". Onları bu gözle de okumak lazım.
Size yazılmış mektuplar da var kitapta. Yıllar sonra tekrar okuduğunuzda bu mektuplar sizi nerelere götürüyor?
Tabi ki, onunla mektuplaştığımız yıllara götürüyor. Mavera'nın "altın yılları"na ve bu yıllarda bir inanca bağlı sanatçılar, aydınlar yetişsin için gayret eden Zarifoğlu'yla geçen zamanlara..Şimdilerde yazar-okur arasında yahut yazarla yazar olma yolunda niyet ve gayreti olan arasında bu tür ilişkiler ne yazık ki fazlaca görünmüyor. Kendisine kitabıyla ilgili soru sorulduğunda bu soruyu beğenmeyerek "Sen benim kitabımı okuyacak seviyede misin?" diyen yazarlar görüyoruz. Değil bir aday yazarı cesaretlendirmek için mektup yazmayı, ondan bir selamı bile esirgemeyi büyük yazarlık sananlar var. Zarifoğlu, hâlâ seviliyorsa yazdıkları kadar yaptıklarıyla da bu tür biri olmadığı için seviliyor.
Güzel yazı yazamadığı için mektuplarda yazdıklarının okunup okunmadığını da merak ediyor Zarifoğlu.El yazısı ile yazılan mektuplarda okumakta zorlandığınız ifadeler oldu mu?
Zaman zaman oldu. Böyle durumlarda kendisine mektup gönderilen kişilerle de istişare ederek ortak bir çabayla bu ifadeleri çözmeye çalıştık. Yani ortada bu konuda "sorun" niteliğinde bir durum yok.
Sanatçı, yazar mektupları kitaplaştırıldıkları zaman iki özneli değildir artık onlar. Kişisellikten kurtulurlar, toplumsal işlev yüklenmeye başlarlar. İki sanatçının özel, gizli ürünleri olmaktan çıkarlar, kitlelerin ortak, konuşkan malı olurlar. Artık yığınlara seslenirler. İletilerini yüksek sesli paylaşırlar. 1929 yılından 1989'daki ölümüne dek, altmış yılda on beş binin üstünde mektup yazmış olan Samuel Beckett ölümünden dört yıl önce, mektuplarının yayımlanmasına ilke olarak onay vermekle birlikte, 'yalnızca yapıtlarıyla bağlantılı olanlar'ın yayımlanmasını istemiş. Zarifoğlu'nun mektuplarının yayınlanıp yayınlanmaması hususunda gerek yazılı gerek sözlü bir isteği olmuş mu?
Size katılıyorum. Yazan kişinin yazdıkları bir saatten sonra kamuya aittir. Zarifoğlu'nun mektupları da öyle görülmelidir. Mektupların yayımlanması konusunda bir isteği olup olmadığını bilmiyorum. Biz, bu çalışmayı yaparken ailesiyle görüştük. Onların onayı ile çalışmaya başladık.
Enis Batur, Behçet Necatigil'in mektupları yayınlandığında yazdığı bir yazıda Türkçe'yi, ''Mektup Edebiyatı''nın en hor görüldüğü dillerden biri olarak nitelendirmişti. Sonra eklemişti: ''Yazılmış mektuplar saklanıp korunmadığı için mi bu böyle, yoksa toplanıp yayınlanmadıkları için mi? Bir üçüncü olasılık: Yeterince mektup yazılmadığı için belki de..'' demişti. Mektubun Türkçe edebiyat dünyasındaki seyrine de değiniyorsunuz kitabın başında. Bu bağlamda mektup açısından Türkçe edebiyatın dünya edebiyatları içinde nasıl bir yeri var?
Kitabın giriş kısmında da kısaca değindiğim gibi bizim edebiyatımız da mektup türü açısından zengin bir edebiyat.. Ama mektupların yayımlanması konusunda gerek mektup sahibi gerekse yayıncı olarak çok istekli olduğumuz söylenemez. Şu da bence çok doğru...Bir arşiv kültürümüz yeterince oluşmamış. Yazılmış mektupları saklamada, korumada ihmalimiz var. Bu çalışma esnasında pek çok kişi bu durumu dile getirdi.
Eskilerin 'mektubat' da dedikleri yazınsal mektuplar kategorisine tümüyle dahil edilebilir mi Zarifoğlu'nun mektupları? Örneğin "iş" mektubu kategorisinde değerlendirebileceklerimiz de var gibi?
Zarifoğlu'nun tüm mektupları bu kategoriye dâhil edilemez. O, sizin de belirttiğiniz ve kitapta da örnekleri görüldüğü gibi "şu veya bu nedenle "yazınsal" sayılamayacak türden mektuplar da yazmıştır. Bunu doğal karşılamak lazımdır. Çünkü o bir derginin okurla buluşması konusunda da çaba harcamak mevkiinde biriydi. Bu yüzden mesela abone bulmak konusunda bile mektup yazabiliyordu. O, bir kaç örneği "yazınsal" örnek olarak değil, onun bu yönü de görülsün diye aldık.
Zarifoğlu'nun entelektüel kavrayış, seziş ve dilin canlılığını duyumsayabileceğimiz satırları dikkat çekici Mektuplar'da. Mesela edebiyat dergiciliği, edebiyatı bütün olarak kavramak, eleştiri ve deneme farkı gibi. Açık mektupları olarak tanımlanan Okuyucularla ile paralellik kurabilir miyiz bu noktada?
Elbette kurulabilir ve bu anlamda bu mektupları, o açık mektupların bir devamı yahut benzerleri sayabiliriz. Çünkü iki tür mektubun da nitelikleri hemen hemen aynı..İkisinde de ya gönderilen ürünlerle ilgili değerlendirmeler yapılıyor yahut sanat, edebiyat, hayat konusunda görüş ve öneriler yer alıyor.
Öte yandan bir yazarın, bir şairin yaşamının, düşüncelerinin en iyi göstergeleri, günlükleri ve mektuplarıdır. O kişinin dünyaya bakışı, şiirinin, öyküsünün, romanının ipuçları en açık biçimde, günlüklerde, mektuplarda görülür. Günlükleri ile mektuplarını bu yönüyle karşılaştırdınız mı hiç?
Mektupların büyük bir bölümüne ulaşabilseydik böyle bir karşılaştırmayı daha kolay yapabilirdik ama çok azına ulaşabildik. Bu yüzden şöyle genel bir değerlendirme yapabilirim ancak: Günlük, bir bakıma kişinin kendine yazdığı mektup olarak görülür. Bu yüzden "özel"i anlatır. Mektup da karşımızdaki birine yazılmış "özel" nitelikli bir yazıdır. Aralarında bir tür benzeşme olduğu açıktır. Dolayısıyla bir yazarın/şairin iç dünyasına yolculuk yapacaklar için bu iki tür eser de birer kılavuzluk yapabilir. Bu, Cahit Zarifoğlu'nun günlük ve mektupları için de böyledir.
Teşekkür ederim bu söyleşi için..
Ben teşekkür ederim.

Cahit Zarifoğlu, Mektuplar, Hazırlayan: Mustafa Özçelik, Beyan Yayınları,2010, 192 sayfa.