Özellikle Arapça ve tefsir üzerine yaptığı ilmi çalışmalarla tanınan Musa Kazım Yılmaz hocanın seminer konusu, “Ümmetin Vahdeti ve Önündeki Engeller” idi.
Katılımcılarının büyük bir ilgi ile takip ettiği seminere Musa Kazım hoca, “Vahdet”i konuşabilmekten duyduğu memnuniyetle başladı. Müslümanların vahdeti çok önemsediklerini söylemelerine rağmen bu konuda aslında ciddi çalışmaların çok az olduğu konusunu vurgulayarak seminere giriş yapan Musa Kazım hoca, özellikle Türkiye’de bu konuya ilişkin kaleme alınan çalışmaların azlığını vurguladı.
Musa Kazım Yılmaz hoca, seminerin ilk bölümünde vahdetin önündeki engellere geçmeden önce ümmetin vahdetinin bozulmasındaki tarihsel sürece değindi. Ümmet arasındaki birliğin bozulmasının sonuçlarını bir veri ile açıklayan Yılmaz hoca, ilk üç halife döneminde İslam toprakları arasına katılan fetih topraklarının 1400 yıl içerisinde Müslümanların kazandıkları toprakların yüzde seksenini oluşturduğunu ifade etti. Bu veri bile başlı başına vahdetin değerini anlatmaya yetecek bir veridir dedi.
Musa Kazım hoca, ilk üç halifenin sonuncusunun Müslümanlar eliyle katledilmesinin vahdete indirilmiş ilk büyük darbe olduğunu, fitne tohumlarının önce Cemel’de sonra da Sıffin’de giderek kökleştiğini vurguladı. Sıffin savaşından sonra ortaya çıkan üçlü siyasi ayrımın da altını çizen Musa Kazım hoca, özellikle de halifeliğin saltanata tebdili ve Yezid iktidarının ümmetin bölünmesindeki süreçte büyük bir etkiye sahip olduğunu ifade etti. Muaviye ve Hz. Hasan arasındaki mücadelede Hz. Hasan’ın gösterdiği olgunluğun, ümmetin vahdetinin sağlanması için önemli bir örneklik olduğunu vurguladı. Hz. Hasan’ın ümmetin maslahatı için halifelik mücadelesinden vazgeçmesine rağmen Kerbela faciasının ümmetin bölünmüşlüğünü güçlendirdiğini ifade etti.
Bu noktadan itibaren vahdet ve ümmet çizgisini zaman içerisindeki inişli çıkışlı seyrini takip eden Musa Kazım hoca, Ömer bin Abdülaziz dönemi gibi istisnai dönemler haricinde vahdetin ve ümmet inancının giderek sarsıldığından bahsetti. Tarihte Moğol istilası ile lağvedilen halifeliğin yüzyıllar sonra Türkiye tarafından kaldırıldığının altını çizen Yılmaz hoca, şeklen de olsa halifeliğin varlığının Müslümanları bir arada tutabilecek bir özellik iken, kaldırılması ile İslam ümmetinin tamamıyla bir dağılma sürecinin içine girdiğini ifade etti. Musa hoca, Tarihin bizleri getirdiği bugünkü noktada ise artık halifeliğin adını anarak bir İslam birliğinin, ümmetin birliğinin ya da vahdetin adının anılmadığını acı bir gerçek olarak tespit etti.
Seminerinin ikinci bölümünü ümmetin vahdetinin önündeki engellere ayıran Musa Kazım hoca, sistematik bir analizle bu engelleri beş ana kategoride özetledi. Bunlar, zihni, sosyal, fikri ve yapısal engeller ile tezkiye yokluğu olarak sıralandı.
Bu beş ana kategoriden ilkine geniş yer veren Musa Kazım hoca, zihni engelleri açıklarken ilk ana başlığı Müslümanların vahdete inanmamasıydı. Müslümanların vahdete inanmamasındaki ilk faktörü, Müslümanların mevcut cahili durumdan rahatsız olmamaları olarak açıklayan Musa Kazım Hoca, özellikle Türkiye’de yaşayan Müslümanların tarihin hiçbir döneminde statükodan bu kadar memnun olarak yaşamadıklarının altını çizdi. Bunun alt yapısında dini ihtiyaçların ekonomik ihtiyaçlarla eşdeğer tutulmasının var olduğunu düşünen konuşmacı, neredeyse asr-ı saadete benzetilen bir dönemde yaşadığımızı ve İslami hareketlerin statükonun içinde yer alabilmekle gurur duyduklarını ifade etti.
Cahili ideolojilerin etkisinde kalmayı da vahdetin gerekliliğine inanmama başlığının altında değerlendiren Musa Kazım hoca, bir dönem sosyalist ideolojilerin etkisinde kalan Türk tipi İslamcılığın bugünde liberalizmin etkisi altında kaldığını ifade etti. Müslümanların İslam algısının bu tip ideolojilerin etkisinde kalmasının en temel sebeplerinden birisinin pozitivist ve rasyonalist bir eğitimden geçmeleri olduğunun altını çizdi. Bu tarz bir eğitimin zihinlerde yarattığı en önemli tahribatı gerçekten gaybe iman etmemeleri ve vahye inancın zayıflaması olarak özetleyen Musa Kazım hoca, verdiği çarpıcı örneklerle Müslümanların pozitivist ve rasyonalist düşünce sapmalarını açıkladı. Vahdetin gerekliliğine inanmamakla ilgili son başlığı da kalplerin bid’at ve hurafelerle tevhidden uzaklaştırmasına ayırdı.
Zihni engellerin ikinci ana başlığı, İslam algısının sadece vicdanileşmesine ayrıldı. İslamın toplumsal yönünün ihmal edilmesinin, toplumsal sorunların çözümünde islamın bir çözüm yolu olarak görülmemesinin üzerinde duruldu. İslamın bir devlet yönetim biçiminin olduğuna dair düşüncelerin giderek göz ardı edildiği vurgulanırken ibadetlerin dahi bireyselleştiği vurgulandı. Bu noktada zekat olgusuna da vurgu yapan Musa Kazım hoca, toplumsal bir ibadet olan zekatın vicdanileştirildiği, bireyselleştirildiği, Müslümanların ortak amaçları için zekatını kendi alimlerine bile vermediğinin altını çizdi. Böyle bir bireyselleşmeden de küresel toplumsal bir hareket olan vahdetin doğamayacağını vurguladı.
Vahdetin önündeki engellerin ikinci kategorizasyonunda “sosyal engeller” yer alıyordu. Musa hoca, bu kategorideki engellerin ortaya çıkışını, teknoloji ve siyasal alandaki yenilmişliğimizle birlikte İslam dünyasında oluşan yenilgi psikolojisine bağladı. Bu noktada yenildiğimizi kabul ettiğimiz batının gelişmişlik algısının bizim zihin dünyamıza da yerleştiğini, üstün olmayı, teknik gelişmişlikte, refah düzeyinde, tüketim hacminde aramaya başlamamızla birlikte, batıya karşı bir öykünmenin oluştuğunun altını çizdi. Bu yenilmişlik algımızın bizi batıyı efendimiz kabul edip, ona karşı mücadelenin mutlak başarısızlıkla sonuçlanacağını düşünmemize neden olduğunu ifade etti. Böyle bir zihinsel sapmanın da sosyal alanda islamın ürettiği tüm çözümlerden uzaklaşmamız sonucunu doğurduğundan bahseden Musa hoca, “madem ki, yenilmiştik galiplerin tekebbürünü taklit etmeliydik, onların toplumsal olarak sundukları tüm önerileri kabul ettik. Bizim üstünlüğümüz olan aile ilişkilerimizden, komşuluk ilişkilerlimizi süreç içinde batılı standartlara uydurduk. Yenemeyeceğimiz düşmanımızın değer yargıları karşısında diz çöküp, kendi çözümlerimizden vazgeçtik” dedi.
Üçüncü olarak fikri engellerden bahseden Musa Kazım hoca, bunların başında kavmiyetçiliğin geldiğini ifade etti. Ulusalcılığın maalesef artık içimize işlediğini belirten Musa Kazım hoca, yarı-resmi milli eğitim gibi ya da yarı-resmi Kızılay gibi çalışan İslami yapıların kullandıkları ulusal semboller ve kendilerine yükledikleri ulusal misyonlarla vahdetin oluşumunda bir engel olduklarını ifade etti. Uluslar arası sorunların çözümünde İslami kitlenin rahatlıkla ulusal jargonla konuşabildiğini, çözümlerini de misak-ı milli ile İngilizlerin zihinlerimizde çizdiği ulusal sınırlarla oluşturabildiğini vurguladı. Bu noktada, fikri alt yapımıza sızan vahdeti engelleyici böyle bir mikrobun temizlenmesi gerekliliğinin üzerinde durdu.
Fırkacılığın, grupçuluğun, mezhepçiliğin ve kendini dine eşit görmenin İslam tarihi boyunca Müslümanların bölünmesinde en etkili fikri sorunlardan olduğunu ifade eden Musa Kazım hoca, bu durumun tekfirciliğin de ana sebebi olduğunu belirtti. Batılı güçlerin İslam Dünyasını yüz yıl önce ulusal sınırlara böldüğünü bugün ise Irak’ta uygulanmaya çalışıldığı gibi hem ulusal hem de mezhebi bölünmeler yaratılmak istendiğini vurguladı. Kendini dine eşit görme hastalığına tutulanların ise, batılı güçlerin bu oyununu kolaylaştırdığının altını çizdi.
Vahdetin önündeki engellerin dördüncü kategorisini de yapısal engeller oluşturuyordu. Musa Kazım hoca, bu kategoride özellikle bağımsız bir ulemanın olmayışına vurgu yaptı. Bizde ulema dendiğinde devletin dini ya da akademik teşkilatlanması içindeki memurların anlaşıldığını ifade eden Yılmaz, memurun doğal olarak devletinin ve amirlerinin çizdiği ulusal sınırları aşarak konuşamayacağını ya da örgütlenemeyeceğini ifade etti.
Son olarak da vahdetin önündeki en önemli engellerden birisinin tezkiye edilmemiş Müslümanlar olduğunu vurgulayan Yılmaz, tezkiye yoksunluğunun Müslüman toplumları bireyciliğe yönlendirdiğinden, bireyciliğinde en küçük birleşmelerin bile önünde engel olduğundan bahsetti. Seminerini bu bireycilik vurgusu üzerinde yoğunlaştırarak sonlandıran Musa Kazım hoca, henüz birey halinde bulunanların ümmetten ve vahdetten bahsetmeye haklarının olmadığının altını çizdi. Musa hoca, “önce birey isek grup olmaya çalışacağız, üç kişi de olsak bir araya geleceğiz. Çünkü üç kişi bir kişiden hayırlıdır. Bir grup isek, birleşip cemaat olacağız. Eğer cemaatler isek birleşip devlet olacağız. İslam temelinde yükselen bu devletlerin birliğinden de ümmet ortaya çıkacak” diyerek, konuşmasını tamamladı.