Yayınlamakta olduğumuz dokuzuncu bölümde Pamak, referandum sürecinde yaşanan tartışma ve ayrışmalar özelinde Türkiye'deki eski statüko ve kurulmakta olan yeni statüko karşısında Müslümanların konumlarını ele alıyor ve önemli tesbit ve uyarılarda bulunuyor. Söz konusu tartışmalar bağlamında gündeme gelen "çözülmüş dil", "dikte dili" ve "inşa ve ıslah dili" tartışması da bu bölümde Pamak'ın ele aldığı konular arasında yer alıyor.
Pamak, bölümü, tartışmanın taraflarına yönelik çağrıyla sonuçlandırıyor ve şu ifadelere yer veriyor: "İnşa ve ıslah dili"ne sahip bu iki kanadın, birbiriyle ilişkide alması gereken bu yardımlaşma, dayanışma ve birbirimizi ıslah etme, arındırma pozisyonu, Allah rızası ve İslami sorumluluk bilinciyle yapıldığında, cahiliye toplumu içindeki mücadele süreçlerinde kaçınılmaz olan kirlerden uzaklaşma, "ruczdan hicret etme" emrinin de önemli bir uygulamasını oluşturarak, ibadet hüviyeti kazanacaktır."
İŞTE SÖYLEŞİ DİZİMİZİN 9. BÖLÜMÜ
Bazı sıkıntı ve hastalıklarla geçen uzun bir aradan sonra, Rabbimize hamdolsun ki yine beraberiz. 10 bölümde tamamlamayı taahhüt ettiğimiz yazılarımızın 9. Bölümünü ilginize sunuyoruz. Ancak bir sonraki bölüm son olacağı için, bu son iki bölümü öncekilere nazaran daha uzun tutmak zorunluluğu ile karşı karşıya kalmış bulunuyoruz. Yanlış anlamalara yol açmamak ya da eksik kalan konular hakkında kimi soru işaretlerine yer bırakmamak için, kapsamlı açıklamalar yapmak zorunluluğu doğmaktadır. Bu sebeple okuyacak kardeşlerimizin mazur göreceklerini umuyoruz.
Kardeşlerimize tavsiyemiz, bir sürecin kapsamlı bir biçimde analiz edilip değerlendirilmesi ve geleceğe yönelik öneriler içermesi bakımından önemli olan bu yazıları, kitap okuma sabrıyla okumaya çalışmalarıdır. Bu konuda pratik önerimiz ise, çıktı almak suretiyle okumalarıdır.
Referandum Sürecinin Yol Açtığı Ayrışma
Türkiye’de çok çeşitli iç ve dış sâiklerin on yıllara sâri birikmiş etkisi, dünyadaki ve bölgedeki konjonktürel değişim rüzgârlarının da güncel tetiklemesiyle bir süredir önemli bir değişim sancısı ve süreci içine girilmiş bulunuluyor. Despot eski statüko ile görece özgürlükçü laik demokratik yeni statükoyu oluşturmak isteyenler arasında ciddi bir mücadele yaşanıyor. Bu ülkede yaşayan ve mevcut despot statükonun büyük zulmüne onlarca yıldır muhatap olan Müslümanlar olarak, tabii ki bizler de demokratikleşme yanlılarının despotizm yanlılarına galip gelmesini isteriz ve bunun en azından kısa vadede sağlayacağı görece özgürlükler bakımından işimize yarayacağını söyleyebiliriz. Üstelik bizler, İslami kimlik ve ilkelerimizden taviz vermeden özgün kimlik ve değerlerimizin belirleyiciliğinde on yıllardır bu zulümlere karşı açık bir mücadeleyi sürdürerek geliyoruz. Zulme ve despotizme karşı mücadelemize, “yandaş” ve “candaş” medya tarafından yok sayılsa da, Allah şahid, meydanlar tanıktır. Sistem içi değişimle zulümlerin kalkması ya da azalmasını ve davetimizin muhatabı olan halkımızın daha özgür vasatlara ulaşmasını da görece olumluluk olarak değerlendiriyoruz.
Mevcut daha zalim statükonun büyük, derin ve yaygın zulmü ile yeni statükonun görece özgürlüklere alan açarak “zulmü” azaltan rolü arasındaki farkın, adaletle teslim edilmesini ve bu iki statükonun birincisine daha fazla karşı olmayı, yenisinin kısa vadede sağlayacağı rahatlamayı ise memnunlukla karşılamayı anlamak mümkündür. Ancak Müslüman’ın, sonuç olarak, iki tarafıyla şirk sisteminin bütününe karşı olma ve taguti sistemi bütünüyle değiştirme iddiası ve bundan hiçbir sebeple vazgeçmemek sorumluluğu unutulamaz ve bu yoldaki tevhidi mücadele yükümlülüğü ertelenemez, terk edilemez, iptal edilemez. Bilmeliyiz ki, mevcut darbeci, çeteci zalim statükonun ve bürokratik oligarşik vesayetin tasfiyesi ve getirilecek kimi görece özgürlükler kısa vadede bizi rahatlatacak, ancak bu kısa vadedeki görece özgürleşme avantajını kullanarak, orta vadede tevhidi ilkelerimiz ve İslami yöntemimiz istikametinde nitelikli, güçlü ve kuşatıcı bir yapıyı üreterek, özgün İslami kimliğimizle kendimizi ve yapımızı topluma ve sisteme kabul ettiremezsek, bu süreçte teşekkül edecek, kadrolaşıp gücünü pekiştirecek ve kendine güveni gelecek yeni statüko ve onun yeni derin devleti, uzun vadede daha rafine baskı ve yasak yöntemleriyle tevhidi uyanışı engellemeye, tevhidi davetimizin önünü kesmeye çalışacaktır. Hem tevhidi davetimizin muhatabı olan kitleleri, küresel kapitalist sisteme ve onun çürütücü, yozlaştırıcı üretim ve tüketim azgınlığına uyumlu bir konuma doğru dönüştürmeye çalışacaklar; hem Protestanlaştırılmış “ılımlı İslam” algısıyla kuşatıp, tevhidi sahih din algısının yaygınlaşmasını engellemeye çalışacaklar; hem de mevki, kredi, ihale vb. imkânlar dağıtıp kuşattıkları tevhidi uyanış süreci birikiminin büyük kısmını yeni statükoyla bütünleştirip, tevhidi davet ve mücadele yolundan uzaklaştırmaya vesile olacaklardır.
Bugün militarist bürokratik vesayeti kısmen de olsa geriletip, sistemi demokratikleştirerek, Batı standartlarında güncelleştirmek isteyen değişim yanlılarına referandumda verilen yüzde 58’lik desteğin, bazı kardeşlerimizce, büyük oranda İslami duyarlık sahibi kitlelerin “düzeni aşmak” amaçlı tavrı ve “sisteme karşı İslamcı kesimin en önemli tepkisi” olarak takdim edilmesi, sistem içi değişime eklemlenme riskini arttıran her zamanki abartıların devam ettiğinin yeni bir göstergesinden başka bir şey değildir.
Bu değişim sürecinde, fıtri bir özgürlük arayışıyla sistem içi değişimi destekleyen kitleler, zulümatın (karanlıkların) koyu tonlarını oluşturan darbeci, işkenceci, baskıcı, yasakçı militarist vesayetin teşkil ettiği eski despot statükoya karşı, görece özgürlük vaad eden, “zulmü” ve bürokratik vesayeti geriletmeye çalışan, ama yine zulümat içi (karanlık rejimin içinde kalan) gri tonlara doğru geçiş yapmakta ve sonuçta sistem içi değişimle oluşan yeni statükodan yana tavır almaktadırlar. Bir yandan bürokratik despotizmden yana olanlarla, demokratikleşmeyi savunanlar arasındaki mücadele sürecinde, sistemin seküler batı değerleri istikametinde güncellenerek yenilenmesi ve demokratikleşmesi çabaları sürmekte; diğer yandan da, aynı sistemin kuşatmasına karşı tevhid, adalet ve özgürlük mücadelesi veren tevhidi uyanış sürecindeki kesimler arasında da ayrışmalar yaşanmaktadır. AKP dönemi, bir yandan “zulmü” azaltarak ve despotizmin tasfiye sürecini başlatarak görece bir rahatlamayı sağlamıştır. Diğer yandan da, eski statükonun zalimlikte sınır tanımayan bir alçaklığı temsil etmesi sebebiyle temsil ettiği görece olumluluğun abartılması sonucunda doğan duygusallığın ve sağladığı imkanların etkisiyle, tevhidi uyanış süreci öbeklerinin önemli bir kısmını yanına çekmesi sonucunda, bu kessimde bir takım ihtilaf ve ayrışmalara da yol açmıştır.
Bizler yaklaşık iki-üç yıldır, AKP’nin oluşturmakta olduğu yeni statükonun risklerine daha fazla dikkat çekmeye ve Müslümanları bu modelin dönüştürme tehlikesine karşı uyarmaya başladık. Daha önce ve bu süreçte, yeri geldikçe adaletli olmanın temel gereği olarak hep şunları söyledik: “AKP hükümeti, bu ülkede 85 yılda gelen hükümetlerin içinde, halka ve değerlerine en saygılı ve diğerlerine nazaran daha dürüst ve daha özgürlükçü olanıdır. Öncü kadrolarının önemli bir kısmı iyi insanlardan oluşmaktadır. Ancak bütün bunlara rağmen, kendileri bireysel ibadetlerini yapan bu iyi insanların yönetimi de, Allah’ın hükmüyle hükmetmemekte ve bu sebeple reddetmemiz emredilen tagutlar içinde yer almaktadır. Bu sebeple bizler dengeli bir biçimde, taguti sistemin yöneticilerinden İslam’ı düşman ilan edip, açıkça savaş açanlara nazaran, görece özgürlükler vadeden, “zulmü” azaltan bu yeni yöneticilerin olumlu pratiklerini teşvik edip, yanlışlarına karşı açık eleştirilerimizi yapalım. Ama kendi özgün, bağımsız İslami mücadelemizi, tevhidi stratejik yürüyüşümüzü, daha açık, daha net ve daha tavizsiz bir duruşla, sistem içi demokratikleşme sürecinden ayrılığımızı daha açık biçimde ve daha fazla vurgulayan, açık İslami kimlikli ve bağımsız bir yapı olarak ve dikkat çekecek kadar ilkeli bir mücadeleyle sürdürelim.”
Ayrıca kitaplarımızın, makalelerimizin, basın açıklamalarımızın, meydanlarda ve konferans salonlarındaki yazı ve konuşmalarımızın yarıdan fazlası, Kemalist taguti sisteme, onun darbeci, çeteci, Ergenekoncu, asker ve yargı bürokratları ve TÜSİAD’çı sermayedarların öncülüğündeki oligarşik despot yönetimini hedef almış ve bu sebeple 50’ye yakın dava ile mahkemelerde yaklaşık 20 yıl geçirmiş olmamız unutuluvererek, bizim de içinde yer aldığımız “tevhidi duyarlılık çağrısı” bildirisine imza atanlar için, “AKP karşıtlığını tevhidi duruş olarak benimsemiş” olmak, “kronik AKP karşıtlığı yaparak Ergenekon’la, ulusalcılarla örtüşmek” gibi son derece adaletsiz ve haksız ifadeler kullanılabilmiştir. Sık sık adil olmaktan bahsedenler, bize karşı adaleti bu derece zedelemekten neden kaçınmıyorlar? Yoksa adalet kavramı bile “siz merkezli” olarak mı tanımlanır oldu? Kemalist despotizme ve bürokratik diktatörlüğe karşı uzun yıllardır süregelen mücadelemiz ve bu konuda ödenen bedeller ortada iken, despotizme, darbecilere, çetelere, askeri vesayete karşı mücadelede, değişimci AKP-Gülen koalisyonuyla doğal bir zaruretle “fiili müttefik” durumunda bulunduğumuzu bile defalarca ifade etmiş ve buna uygun eylemlilikler içinde olmuş iken (mesela resmi ideolojiye karşı eleştirilerimiz sebebiyle AKP’nin İLKAV’ı kapatma davası açmasından bir süre sonra, despot yargı bürokratları da, asker desteğiyle AKP’ye kapatma davası açmışlardı, biz ise, bize kapatma davası açan AKP’ye yönelik bu yargı darbesine de karşı çıkan bir basın açıklaması yapmıştık, bundan daha fazla adil olunabilir mi?), nasıl oluyor da bu karalamalara tevessül edilebiliyor?
Bunlara benzer çok sayıda söz ve yazımız, meydanlarda, internet ortamında ve dergilerde asılı dururken, hâlâ bizim söylem ve eylemlerimizi “Ergenekoncularla, zalim ulusalcılarla” örtüştürmek, “tevhidi duruşumuzu” “kronik AKP karşıtlığı” ile karalamak, İslami olanı bırakın, beşeri adalet anlayışıyla bile bağdaştırılabilir mi? AKP dönemi hakkında görece farklı değerlendirmeleri olan kardeşlerinizi, böylesine haksız nitelemelerle mahkum ederek, kendi “AKP ile örtüşmenize” meşruiyet kazandırmaya çalışmanız doğru mudur? Bize bu haksız eleştirileri yapan kardeşlerimizden farklı olarak biz, oluşan yeni statükonun da laik-demokratik-liberal, ilahi vahyi dışlayarak şirk hükümleriyle hükmeden taguti bir statüko olduğunu söyleyerek, ona karşı tevhidi mücadelenin sürmesi gerekeceğini hatırlatıp, onun potansiyel dönüştürme tehlikelerine dikkat çektiğimiz için, bu haksızlıklara muhatap kılınıyoruz. Evet sırf bu sebeple bu tür adaletsiz, haksız yakıştırmalar, karalamalar yapmak İslami ahlak ölçüleriyle bağdaşır mı? Neticede ülkede ve bölgede demokrasiye bile geçilmiş olsa, yine de Müslümanların tevhidi daveti, Kur’an’ın hükümleriyle hükmedilmesi gerektiğini gündemleştirmeleri ve bu uğurdaki İslami mücadeleyi, bugün aktif destekle yanında yer alınanlara karşı da vermeleri gerekmiyor mu? İşte biz böyle dengeli, adil bir yaklaşımla, despot, darbeci statükocularla, görece özgürlükçü statükocular arasındaki farkı gözetip, cahiliye sistemi içindeki her iki kesimin hak ettiği tavrı kendilerine karşı koyarken, bir yandan da yeni statükonun İslam ve Müslümanlar için taşıdığı potansiyel tehlikeye dikkat çekmeye de, bu konudaki tevhidi sorumluluklarımızı hatırlatmaya da devam ettik.
Ancak, toplumsal sorunlarla ilgili siyasal meselelerde söz söylemede, eylemlilikte aceleci ve ilkeleri her seferinde belirleyici kılmayan bir tutumla sistem içine dalan ve ilkesiz aceleci siyasallaşmanın sonucunda giderek nötr ya da seküler içerikli açıklamalar yapmaya başlayan kardeşlerimiz oldu. Tabii ki, eski statüko sahiplerinin alçaklıkta, zulümde, halka ve değerlerine düşmanlık ve ihanette sınır tanımayan tutumları ve her türlü derin çeteleşme ve darbeciliği deneyen despot bürokratların akıl almaz zulümleri karşısında, yukarıda zikredilen görece olumluluklara sahip olan yöneticilerin, siyasilerin görece daha özgürlükçü ve bireysel ib adetlerini yapan “dindar” konumunu, bundan kaynaklanan duygusallıkla ve on yıllardır yaşanan zulmün de etkisiyle, onların propagandasını yapmak derecesinde abartılı bir sahiplenme ve aktif destekle ödüllendirdiler. Nedense, bizim yapageldiğimiz ve yukarıda bir kısmını zikrettiğimiz gibi adil davranmak ve dengeli biçimde, doğru yaptığını teşvik edip, yanlışını eleştirerek, esas olarak kendi tevhidi mücadelemize yoğunlaşmak yerine, bazı kardeşlerimiz, daha fazla sistem içi siyasal mücadeleye endekslenip, adaleti gözetme ve dengeli olma sınırlarını çok aşan ilişkilere girdiler, üstelik yeni statükonun potansiyel riskini, dönüştürme etkisini giderek yok saydılar, hatta bunları hatırlatanları, haksızlıkla “kronik AKP muhalifliği” olarak damgalamaktan bile çekinmediler. Halbuki bizim eleştirilerimizin, AKP’den ve politikalarından daha çok “tevhidi uyanış süreci” bakiyesi öbeklere ve bu kesimin ilkeli davranmayan öncü şahsiyetlerine yönelik olduğunu nedense bir türlü anlamak istemiyorlar. Üstelik zaman zaman tekraren yazıp söylediğim gibi, şahsen, AKP’yi bunlara göre tutarlı ve dürüst bulduğumu da bir daha ifade edeyim ki, belki anlarlar.[1]
“Tevhidi kesim öncüleri” ve “İslami Kuruluşlar” adı altında sistem içi demokratikleşme yanlısı bildiriler yayınlayanlar, bu duruma sürüklenmek yerine, daha omurgalı, ilkeli bir duruş sergileyebilselerdi, biz asla bu kadar fazla AKP eleştirisine bile gerek görmeden, genel olarak bütün renkleriyle taguta, bütün tonları ve versiyonlarıyla şirk sistemine bütüncül bir karşı koyuşla, ifsadı ortadan kaldırmaya, şirki izale etmeye yönelik tevhidi davet, vahye şahidlik ve ıslah çabalarımızı inkılabi bir ruhla sürdürmeye devam ederdik. Ancak çevremizdeki Müslümanların, demokratikleşmeye aktif destek kararı ve sistem içi değişimi abartılı şekilde sahiplenip propagandasını yapacak kadar ileri gitmeleri, yani dengenin kaybolması, çevrenin süratle demokratik dönüşüm sürecine girmesi, AKP’nin din konusunda (din bireyseldir, ekonominin dini imanı yoktur misali) dönüştürücü açıklamalar yapmaya başlaması, ülkeyi ve bölgeyi İslam algısı bakımından dönüştürüp küresel kapitalizme eklemlemeye dair küresel projelerin daha belirgin olarak ortaya çıkması vb. sebepler, bizim de AKP’nin öncülüğünde oluşan yeni statükonun risklerine daha fazla dikkat çekmemizi gerektirmiştir. Üstelik Tunus ve Mısır’da ortaya çıkan halk ayaklanmaları sonucunda, o ülkelerin Müslümanlarında ortaya çıkan AKP modeli ve demokratikleşme aşkı ve bunun Türkiye Müslümanlarınca son derece normal karşılanması, hatta kendi tercihlerinin haklılığına delil gibi görülmeye başlanması, yaklaşık iki yıldır dikkat çekip uyarmaya çalıştığımız tehlikenin ne kadar büyük olduğunu göstermesi bakımından ibret verici ve öğretici olmuştur.
Değerli bir kardeşimiz, dergide yayınladığı bir makalesini, önemine binaen ve de kendi yaklaşımlarını çok iyi ifade ettiği için olsa gerek, ayrıca e-mail yoluyla adresime gönderip, özel olarak okumamı istedi. Sağ olsun, okudum, istifade ettim ve zaten bildiğim yaklaşımlarını bir daha gözden geçirme imkânını buldum. Ancak, bu yazının bana özel olarak postalanmasından, yazıdaki tespit ve değerlendirmelerin doğruluğundan çok emin olunduğu ve bu özgüvenle gönderilerek muhatabın doğruyu bulmasına yardımcı olmak istendiği de anlaşılmaktadır. Kardeşimize teşekkür edip bu yazıdan bazı bölümleri, birlikte değerlendirerek, doğru ve yanlışları ayırt etme konusunda istifade etmeye çalışalım.
Kardeşimiz diyor ki: “TC kurulduğundan beri yargısız infazlar, açık katliamlar, İstiklal Mahkemeleri idamları, sürgünler, yasaklar ile Müslümanları, İslami değerleri ve kültürü tasfiye etmeye, yapamadığı düzlemde de asimile etmeye, olmadıysa entegre etmeye çalışan rejime ve belirli oranda da sisteme karşı İslamcı kesimin en önemli tepkisi referandum oylamasında ortaya çıktı. İslami duyarlılık sahibi kitleler daha imkânlı olabilmek, düzeni, kısmen de sistemi geriletmek amacıyla ‘evetçi’ cephenin ana gövdesini oluşturdu.”
Şirk sisteminin temel ilkeleri ve taguti kurumlarının şirke dair nitelikleri korunarak, yani ilahi vahyi dışlayarak yapılan anayasa değişikliğine, tevhidi kesimi de “evet” oyu vererek aktif biçimde desteklemeye çağırıp, sonra da bu değişikliğe verilen desteği bu derece olumlayarak sahiplenmek ne anlama gelmektedir? Sistemin şirk anayasasında yapılan kısmi bir değişiklik hatırına, referandumda aktif destek vermek de, “demokratik sivil anayasa” talebi ve o uğurda çaba göstermek de, kendisini “İslamcı” olarak niteleyenleri ve “İslami duyarlılık sahibi kitleleri” sonuçta sisteme entegre etmenin yolunu açmıyor mu? Kardeşimizin “Müslümanları entegre etmeye çalışan rejime ve sisteme karşı İslamcı kesimin en önemli tepkisi” diye nitelendirdiği, şirk anayasasındaki değişikliğe aktif destek verme eylemine, “entegre” olmaya itiraz ederken bile entegre olmak denmez mi? Evet referandum öncesinde şirk sistemine entegre olmayanlar bile, referandumda sistemin anayasa değişikliğine verdikleri aktif destekleriyle, kısmi olarak değişen yeni sisteme entegre olma konumuna gelmiş ya da birçok Müslümanın entegre olmasına vesile olmuş olmuyorlar mı?
Müslüman’a Yakışan, Şirk Sistemi Anayasaları Arasında Tercih Yapmak Değil, Sistemi Kökten Değiştirmeye Talip Olmaktır
Kardeşimiz referandumdaki tercihlerinin ne anlama geldiğini şu şekilde açıklıyor: “Referandum oylamasında kullanılan tercih, TC anayasası ile İslam anayasası arasında değildi. Tercih, TC sistemi içinde radikal laik, ırkçı, fiilî İslam karşıtı, darbeci, Ergenekoncu vb. kesimlerle paralelleşen oligarşik elit yapı ile çevrenin sesini gündemleştirmeye ve sistemin işleyişini hukukileştirmeye çalışan ekollerin yaklaşımları arasındaydı.”
Bu izah da ne oluyor, biz tersini mi zannediyorduk? Biz, yapılacak tercihin cahiliye anayasası ile İslam anayasası arasında olduğunu mu düşünüyorduk? İslam anayasası ile cahiliye anayasası arasında bir tercih söz konusu olduğunda, ne yapacağını, en düşük bilgi ve bilince sahip olan bir Müslüman dahi bilir. Peki, insanların önüne, cahiliye anayasasının farklı versiyonlarından görece daha özgürlükçü olanına “evet” oyu verilmesi ve aktif destek çağrısıyla çıkan “İslami Kuruluş” öncülerinin, tevhidi bilince sahip olmayan, fakat kendini Müslüman olarak tanımlayan sıradan halkla farkları olmayacak mıdır? Vahyin ölçüleri ve ilk şahid Resulün (s) takip ettiği yöntem hakkında son derece bilgili ve tevhidi bilinçli Müslümanların onlardan bir farkı olmayacak mıdır? Yani sizler de, ancak bu kadar açık (İslam ve cahiliye anayasası arasında) bir tercih olduğunda mı, İslam saflarında yer alacaksınız? Daha karmaşık şartlarda bile, tevhidi öncü şahsiyetlere, vahye şahidlik duyarlılığıyla yıllardır emek sarf edegeldiklerini bilip bizim de takdir ettiğimiz Kur’an davetçilerine, uydum kalabalığa tavrı yerine, o kalabalıklara tevhidi şahidlik yapacak özgün ve örnek davranış sergilemek yakışmaz mıydı? Furkan’ın kazandırdığı bilgi ve bilinçleriyle, feraset, basiret ve dirayetleriyle Hak ile batılı ayırarak, ayrıştırarak, her şartta ve her zaman diliminde mutlaka hak olan tarafta yer alıp, görece özgürlükçü de olsa şirke ait olan çabalara ve yapılanmalara, söylem ve eylem bazında aktif destek verip katkıda bulunmaktan uzak durulması yakışmaz mıydı? Üstelik böyle karmaşık durumlarda da, yani bu tür girift ve açık olmayan konularda da, hak ile batılı ayrıştırma birikim ve niteliğini kazanamamış çevremizdeki insanlara ve davetimizin muhataplarına örneklik/şahidlik yapmak sorumluluğunun gereğini yerine getirmek yakışmaz mıydı?
Sonra çevreden ve tabandan kardeşlerimizin, şirke ait anayasa değişikliğine destek anlamındaki böyle bir ameli, birtakım teviller ve maslahatlarla, bireysel olarak ve mahcup bir biçimde gerçekleştirmesi ile tevhidi kesimin öncü şahsiyetlerinin evet çağrıları aynı mıdır? Gerçekten de, tevhidi mücadele sürecinde takdir edegeldiğimiz ve yıllardır birlikte hareket etmekten onur duyduğumuz kuruluşların ve öncülerinin, medyatik çağrılarla, bildirilerle, tv konuşmalarıyla; şirk sisteminin kısmi anayasa değişikliğine, taguti kurumlarını bu niteliklerini koruyarak yeniden yapılandırmaya dair teşriye, oy vererek iştirake davet etmeleri aynı kategoride değerlendirilemez. Despotizmle demokratikleşme arasındaki mücadelede, ikincinin galibiyeti kısa vadede işimize gelse ve böyle bir sonucun çıkmasından dolayı görece bir sevinç duysak bile, ikisi de cahiliyeye ait olan bu iki taraftan halka ve bize görece özgürlük getirecek olanın galibiyeti için, o tarafta aktif olarak yer alarak, onların şirke ait amellerini bizzat yaparak katkıda bulunmamız İslami kimlik ve ilkelerimizle bağdaştırılabilir mi? Üstelik, öncüler ve kuruluşlar bazında ve kamuya açık alanlarda, bu görece özgürlükçü cahili tarafta yer almaya davette bulunmak, İslami kimlik ve ilkelerimizi her şartta korumamızı ve bunları açık biçimde ibraz etmek suretiyle cahiliyenin her versiyonundan ayrışıp, uzak kalmamızı emreden vahyi ölçülerimizle de, Peygamber (s) şahidliğinde ortaya konan ilk örneğimizle de bağdaşmamaktadır.
O halde, şirk sistemi anayasası değişikliğine aktif destek içerikli bu tür bir davet, Kur’ani daveti gölgelemez mi? Faraza, bu tür kirliliklere bulaşan kimi öncüler, bilgi ve bilinçleriyle kendilerini koruyabilseler bile, tabandakilerin ve davetimizin muhataplarının nezdinde, tevhidi davetimiz, İslami mücadele stratejimiz ve şahidliğimiz konusunda zihni kirlenmelere ve flulaşmalara yol açılmış olmaz mı? Bu tür bir zihni bulanıklığa, kafa karışıklığına ve savrulmaya yol açmak, buna sebep olanları büyük bir vebal altına sokmaz mı? Madem bir şekilde yanlış bir “ictihad”la böyle bir tutumu tercih ettiniz, bari bu konudaki tehlikeleri, Kur’ani ölçüleri ve peygamberi duruşu, vahye ilk şahidliği, yoldaki ilkesel işaretleri hatırlatarak uyaran kardeşlerinize, bu kadar ağır ve mahkum edici tepkiler göstermemeniz, anlamaya ve dersler çıkartmaya çalışmanız gerekmez miydi? Hiç değilse, uyarıları dikkate alarak yanlışlarınızı düzeltmeye ya da hatırlatılan tehlikeleri azaltıcı açıklamalarla, riski ve zararı azaltıcı tedbirler almaya yönelmeniz gerekmez miydi? Yaptıklarınızın doğru olduğuna inanıyorsanız, o zaman da sizi uyaran kardeşlerinizle, ısrarla istedikleri istişare toplantılarını yapmanız ve dayandığınız ilmi delillerle onları ikna etmeye veya onların delillerini dinleyip anlamaya çalışmanız, bu istişareden mutabakat çıkmadığında ise, bu farklılığa rağmen, birlikte yürümenin orta yol ve yöntemini birlikte geliştirme çabası göstermeniz, İslami sorumluluğunuz değil midir? Ve bu tutum, ben yaptım oldu dayatmasına nazaran, yıllardır birlikte hareket edilen Müslümanlarla kardeşlik hukukunu korumak ve birlikte doğru istikameti bulmak bakımından çok daha değerli ve gerekli değil midir?
Kardeşimiz aynı yazısında diyor ki; “Alternatif olarak ‘İslam anayasası’nı gündemleştirmeye çalışmak da sünnetullah açısından doğru bir öncelik değildir. Zira modern bir durum olan ‘anayasa’, birlikte yaşamanın ana ilkelerini belirten toplumsal bir sözleşmedir. Vahyî ölçüleri gözeterek böyle bir sözleşme yapmak için önce Müslümanların Müslüman olması veya ‘iman edenlerin yeniden iman etmesi’; yani İslam ümmetinin yeniden ihyası/ıslahı gerekmektedir... Bir yorum olarak İslami anayasa ancak vahiy toplumu olma gücünü kazanmış bir toplumsal yapı veya o toplumsal yapı ile diğerleri arasında gündeme gelecek uzun erimli içtihadi bir hedeftir. Gelecekteki şartlarının ne olacağını bilmediğimiz bir içtihat alanını varsayımlarla şekillendirmek, ancak romancıların veya masalcıların uğraşı olabilir.”
Peki, “İslami toplumsal değişim yaşanmadan, vahyin ölçüleri ve Allah’ın hükümleriyle yönetilmeyi hak eden İslami toplum oluşmadan, öncelikle İslami bir anayasayı toplumun gündemine getirelim” diyen mi var? Böyle bir çaba söz konusu olmadığına göre, neden bu tür eleştiriler gündemleştirilmekte, üstelik alay konusu yapılmaktadır? Velev ki, bir yandan İslami toplumu inşaya yönelik bugünün sorumlulukları yerine getirilirken, diğer yandan da geleceğin İslami anayasası üzerine, günü geldiğinde ortaya çıkacak şartlara göre revize edilmek üzere ve hazırlık kabilinden düşünceler üretilse, gelecek tasavvuru içinde projeler hazırlansa bu çaba, neden “romancılık” ve “masalcılık” olarak aşağılanıp mahkum edilsin? Bugün şirk sistemi içinde arayışlara girmiş bulunan “İslami duyarlılığı olan kitlelere”, gerçek kurtuluşun Kur’ani inkılapta olduğu, zulüm ve sömürüden kurtulup adalete ulaşmanın ancak Allah’ın hükümlerine dayalı adil bir sistemle ve vahye dayalı İslami bir anayasa ve hukuk sistemiyle mümkün olduğu hatırlatılsa, bu çabayı “masalcılık”la nitelendirip küçümsemek, hangi amaca hizmet eder? Böyle bir yaklaşım, sahibini, en azından bilmeyen bazı insanlar nezdinde, Resulün (s) vahye çağrısına muhatap olanlardan bazılarının, onun tevhidi davetini “geçmişin masalları” diye küçümsemeye kalkmaları ile örtüştürme riski taşımaz mı? Böyle bir söylemin, sahibini, İslami anayasadan bahsedilip, gündemleştirilmesine “geleceğin masalları” demek konumuna düşürme riski, neden görülmez ve nasıl bu kadar rahat davranılır?
Ayrıca, “Bugün madem cahiliye anayasası ve İslam anayasası arasında tercih yapmak söz konusu değildir, yani referandum ‘İslami anayasayı mı, yoksa cahiliye anayasasını mı istersiniz?’ sorusunu sormamaktadır, o zaman biz Müslümanlar da, “cahiliyeye ait iki alternatiften, bizim için görece daha olumlu olan şirk anayasasını tercih ederiz” diyebilir miyiz? “İslami anayasanın bu toplumda şartları oluşuncaya kadar, cahiliyeye ait olanından işimize en çok yarayan versiyonuna aktif destekle katkıda bulunup, oluşumunu bizzat sağlayabiliriz” demenin tevhidi mücadele stratejisi içinde yeri olabilir mi? Biz Müslümanlar, her şart altında sadece tevhidi davet ve şahidlikle cahiliye toplumunu vahiyle dönüştürmek ve vahye dayalı İslami bir anayasa ile yönetilecek adalet sistemine ulaştıracak İslami bir toplumu inşa etmek hedefine kilitlenerek, sadece bu hedefe götürecek çabaları gündemleştirmek zorunda değil miyiz? Şirk sistemi ve anayasalarından daha az zalim olanlarına eklemlenmek, şirk sistemi içinde yaşanan demokratikleşme çabalarına taraf olmak, bizi esas sorumluluğumuz olan Kur’ani inkılaptan uzaklaştırmaz mı?
Bizler, internette tevhidi duyarlılık çağrısı olarak yayınlanan referandum konusundaki “Zaruri Açıklama”mızda İslami anayasa konusunu gündemleştirirken şunları söylemiştik: “Biz Müslümanlar, Allah'ın tüm kullarına tanıdığı temel hakların en mütekâmil güvencesi olacak ve tüm insanların, halkların imtihan dünyasında kendilerini özgürce gerçekleştirme imkânı bulabilecekleri adalet ve hukuk ortamını sağlayacak olan İlâhi vahye dayalı İslâm anayasasını savunuyoruz. Şiddete dayanmayan, merhameti, adaleti ve herkesin cennete gitmesi için çırpınışı temsil eden tevhidî davet, şahidlik ve eğitim çabalarımız sonucunda Kur'an'la toplumsal inkılabı hedefleyen tevhidî daveti temsil ediyoruz. Bilmeliyiz ki, ya Allah'ın vahyi, Kur'an'ın hükümleri ölçü alınarak meşru bir anayasa yapılacak ya da bunun dışında bilmeyenlerin heva ve zannının ürünü bütün anayasalar ne kadar özgürlükçü olurlarsa olsunlar tâğutî olmaktan kurtulamayacaklardır. Müslüman için, yasaları ve anayasaları yaparken, hukuku, hakları belirlerken; vazettiği hudut, ölçü, emir ve istekleri mutlak anlamda esas alınıp belirleyici kılınması gereken nihai otorite ve nihai hüküm sahibi sadece Allah'tır. Bugün içinde yaşadığımız toplum İslâmî bir toplum hüviyetinde değildir ve bu sebeple de güç laik kesimlerdedir. Bu yüzden, laik anayasalarını onlar yapacaklar ve bizim de Rabbimizce lütfedilen fıtri, insani temel haklarımızı güvence altına almak sorumluluğunu taşıyacaklardır. İslâmî sistemde gayrimüslimlere tanınan bütün hak ve özgürlükleri, onların da laik sistemlerinde bize tanımalarını isteyebiliriz. Ancak bu konuda yapılacak görece olumlu değişiklikler hatırına laik anayasalarının yapılmasına iştirak edemeyiz. Bizim tevhidî davetimize toplum icabet eder ve özündekini değiştirirse, o zaman İslâm toplumu oluşacak ve Allah da toplumun siyasi durumunu değiştirecektir. Bu durumda İslâmî toplum, yapacağı İlâhî vahye uygun anayasada, Müslüman olmayan tüm kesimlerin, hepsinin de Rabbi olan Allah'ın lütfettiği temel haklarını tek taraflı olarak tanıyıp güvence altına alacaktır.”
İşte bu muhtevada tevhidi bir yaklaşımla ortaya konan anayasa hakkındaki tutumumuzu, İslam toplumunu inşa suretiyle ulaşılacak İslami adalet sistemi ve İslami anayasaya dair düşüncelerimizi ve günü geldiğinde ancak böyle vahye dayalı bir anayasanın yapımına aktif destek verebileceğimiz konusundaki görüşlerimizi açıklamamız, neden romancılık ve masalcılık olarak nitelenmektedir? Gerçekten bu söylem ve yaklaşımla ne yapılmak istendiğine anlam vermek zordur.
Habeşistan’a ya da Avrupa’ya Hicret, TC Şirk Anayasası Değişikliğine Aktif desteğin delili Olabilir mi?
Kardeşimizin, “Bu konuyu, İslami kimliği nedeniyle yargılanıp TC sisteminin hukuksuzluğu vesilesiyle cezaya çarptırılan ve hapis cezasından kurtulmak için Mısır, Suriye, Katar, İran gibi halkı Müslüman olan ülkelere değil de sistemini daha çok hukukileştirmiş olan kapitalist Batı ülkelerine hicret eden Müslümanlar ve yakınları daha iyi anlayabilirler” hatırlatması da, yersiz meşruiyet arayışının ibretlik tezahürlerinden bir başkasıdır. Bu tür argümanlar, söz konusu kardeşlerimizin kendi sistem içi yanlış tercihlerini meşrulaştırmak amacıyla, tıpkı “F tipi ve açık ceza evi arasında tercih yapma” benzetmesi gibi, zaman zaman tekrar ettikleri yersiz ve alakasız bir dayanak arama çabasıdır. Bunlar, tıpkı sistem içi değişime ve yeni statükoya eklemlenmeye meşruiyet sağlamak için, Habeşistan hicreti, Hılfu’l-fudul ve Hudeybiye örnekleriyle ilgisiz ilişkiler kurmaya çalıştıkları gibi beyhude arayışlardır. Ayrıca, baskı ve zulüm sebebiyle, şartlar gerektirdiğinde ve zaruret oluştuğunda, birinci olarak zikredilen (İran haricinde kalan) ülkeler gibi emperyalist batı ülkelerinin güdümündeki despot bölge ülkeleri yerine, onların ağababaları olarak, bu ülkelere despotizmi layık görüp, kendi ülkelerinde görece özgürlükçü bir sistem oluşturmuş olan batı ülkelerine gidilmesini ikide bir kafalara kakmak suretiyle yapılmak istenen nedir? Yoksa, madem ki, baskı ve zulüm sebebiyle, şartlar gerektirdiğinde Batı ülkelerine gidiyoruz, o halde onlardaki gibi bir sistemin bizim ülkemizde kurulmasını desteklemeli ve böyle laik demokratik bir sistemin kurulmasını hep birlikte sağlamalıyız mı denmek isteniyor?
Hangi sebeple olursa olsun ve ne kadar özgürlükçü olursa olsun, biz Müslümanlar, İslami olmayan, vahyi esas almayıp, şirke ve hevaya, zanna dayalı hukuku esas alan bir sistemin yaşadığımız ülkeye egemen olması için talepte bulunup, onun gelmesi için aktif destek vererek, bu istikamette bir faaliyet gösterebilir miyiz? Üstelik tevhidi kesimi ve davetimizin muhatabı kitleleri, cahiliye/şirk sisteminin bu tür görece daha az zalim olanına, yani aynı şirk sisteminin içindeki farklı alternatife, zulümat (karanlıklar) içindeki gri tonlara destek vermeye çağırabilir miyiz? Hatta şirk sisteminin farklı versiyonuna verdiğimiz bu desteği ibadet, cihad, takva ve devrim olarak sunarak (ya da aktif destek ortak paydasında buluşulan “İslami Kuruluşlar” bunları yaptıklarında sessiz kalarak bu söyleme dolaylı destek vermek suretiyle) cahiliyeye ait alternatiflerden birine, bu kadar açık biçimde taraf olabilir miyiz? Üstelik bu yaptığımızı da “ictihad farklılığı”, “çağa uygun fıkıh geliştirme” olarak takdim edebilir miyiz?
Baskı ve zulüm sebebiyle ve şartlar gerektirdiğinde, Kemalist zorbalığa nazaran görece özgürlükçü Batı ülkelerine gidildiğinde, bu zarureti yaşayanlar, gittikleri ülkelerin şirke dayalı demokratik sistemlerini destekleme sözü mü verdiler? Veya onların bu şirk sistemlerinin oluşumuna, şirke dayalı anayasa ve yasa yapma çabalarına aktif destekle katkı mı sundular ki, böyle bir benzetme yapılmaktadır? Halbuki, baskı ve zulüm sebebiyle Batıya gidenlerin tavrı, tıpkı Resulullah’ın (s) Taif’ten Mekke’ye dönüşünde, Mekke şirk sisteminin önde gelenlerinden eman/can güvenliği/Mekke’de güven içinde yaşama hakkını istemesi ve fakat bunun karşılığında onların şirk sistemlerine aktif ya da pasif hiçbir destekte bulunmadığı onurlu ve ilkeli konumla örtüşmektedir. Bu Müslümanlar, Peygamber’in (s) Mekke’ye girme ve can güvenliği karşılığında, şirk sisteminin taguti kodlar üzerinde yeniden yapılandırılmasına, restorasyonuna destek vermediği ve herhangi bir taviz ve taahhütte bulunmadığı, tam tersine “Mekke’ye gireceğim ve Allah’ın dinini tebliğ edeceğim” demesi gibi bir girişle Batı ülkelerine gitmişlerdir. Ve bizzat içinde bulunduğum bu Müslümanlar, batının şirk sistemine tek bir taviz ve taahhütte bulunmamış ya da onların laik demokratik cahili sistemlerine aktif ya da pasif tek bir destek de vermemişler, tam tarsine o sistemi temellerinden sarsacak açık eleştiriler yöneltmişler, orada tevhidi daveti, Kur’ani mesajı yaygınlaştırmaya çalışmışlardı. O halde, şirk sistemi anayasasının kısmi değişikliğine aktif destek verenlerin konumlarını, kimi Müslümanların zaruretlerle ve ifade edilen ölçüler ve ilkeler çerçevesinde Batıya gidişlerine benzetmek mümkün müdür? Zaruret sebebiyle ilkeli bir biçimde Batıya gidişle, kendilerinin yerel şirk sisteminin daha demokratik olanına, şirk anayasasının yapımına iştirak anlamında aktif destek veren tutumları arasında kurdukları bağı anlamak, anlamlandırmak mümkün mü? Üstelik bunca bilgiye, bilince de sahip kardeşlerimizin, bir şekilde içine düştükleri yanlışlıklarını savunmak adına, bu kadar tutarsız ve zayıf dayanaklara sığınmalarını makul karşılamak mümkün olabilir mi?
Bu kardeşlerimizin, Müslümanların, hicret zarureti doğduğunda, gerek o gün Necaşi’nin ülkesinden, gerekse bugün Avrupa’dan “eman” istemelerini, TC şirk sisteminin görece özgürlükçü olan versiyonuna verilen aktif destekle örtüştürmeye kalkmaları, izah edildiği üzere, kendilerinin son derece ilgisiz ve yanlış konumlarını meşrulaştırmak için zorlama delil oluşturma çabaları olarak sırıtmaktadır. Çünkü her iki örnekte de muhacir Müslümanlar, o sistemlerin anayasa ve yasalarını yapmaya iştirak etmemiş, onların görece özgürlükçü şirk sistemlerini oluşturma çabası içinde olmamışlar ve aktif destek de vermemişlerdir. Tam tersine, sadece var olan bir “eman” imkanından istifade ederek o ülkelerde can güvenliği elde etmişler, ama oralarda şirke, küfre, ifsada karşı Kur’ani hakikatleri haykırmayı ve yaymayı sürdürmüşlerdir. Cafer b. Ebi Talib’in, en riskli anda ve öldürülme tehlikesine rağmen Necaşi ve adamlarının karşısında, Hz. İsa hakkındaki vahyi mesajı eğmeden, bükmeden ve gizleme gereği duymadan haykırması da bu konuda açık bir delildir.
İnkılapçı Müslüman’ın Hedefi ve Gündemi, Ceza Evleri veya Gardiyanlar Arasında Tercih Yapmak Olmamalı
Aynı kardeşlerimiz, tercihlerini meşru göstermek için, Müslümanların kendilerini kuşatan (F tipi-E tipi, kapalı-açık) ceza evlerinden, şartları daha iyi olanı ya da gardiyanlardan daha az zalim olanı tercih edebilmesi/seçebilmesi gerektiğini de sık sık gündeme getirmektedirler. İşte bu örnekten kalkarak da, aynı bağlamda zulümatın (şirk sisteminin) görece özgürlükçü gri tonlarının, aktif destek verilerek ülkeye egemen olmasına yardımcı olmayı doğru bulduklarını da ifade edebilmektedirler. Bizim, Kur’an ve Resulün (s) mücadele sünnetinden çıkardığımız sonuç ise, devrimci/inkılapçı tevhidi bilinçteki bir Müslümana yakışanın bunun tam tersi olması gerektiği yolundadır. Bu çıkarıma göre, devrimci/inkılapçı bir Müslüman, kendisini kuşatan ceza evleri ya da gardiyanlar arasında görece iyi olanını tercih etmeyi gündemine almak yerine, kendisini kuşatan ceza evi duvarlarını yıkarak, tünel kazarak veya başka bir biçimde ceza evlerinden kurtulmaya ve bu zulüm yuvalarını ortadan kaldırmaya yönelmelidir. Var olan adaletsizliği ve en büyük zulüm olan şirke dayalı hukuku(!) ortadan kaldırmaya, dayatılan şartları Kur’ani adaletle kökten değiştirmeye yönelik inkılabi bir çabaya endekslenmeli ve sonuçta zulme son vererek, tevhid, adalet ve özgürlüğü ikame etmeyi hedeflemelidir. Nitekim, ekonomik ve sosyal boykotların, ambargoların, işkencede öldürmelerin yaşandığı ve bu haliyle F Tipi ceza evinin şartlarından çok daha ağır olan Mekke ortamında, gardiyanların görece daha iyisini tercihi bırakın, sistem içinde kalmak kaydıyla Mekke’nin en üst yöneticisi olmak imkanı sunulduğu halde, Peygamber (s) ve ashabı bu imkanı bile reddettiler. Kur’an’la büyük cihadı ikame ederek illa bu sistemi değiştirmeye ya da geçici olarak, hicretle bir nevi tünel kazıp ceza evinden kurtularak, dışarıda oluşturulan yeni imkanlarla her halükârda bu ceza evi sistemini yıkmayı hedeflemiş inkılabi bir ruhu asla terk etmediler. Ceza evi gardiyanlarından görece daha iyisini tercih yerine, bu köklü inkılaba kilitlendiler ve bu hedefe aykırı düşecek, bu temel hedeften uzaklaştıracak, bu ilkesel stratejik yürüyüşe zarar verecek konjonktürel taktiklere asla tevessül etmediler. Bu bağlamda Müslüman, mevcut şirk sisteminin şirke dayalı kuralları ve ifsadı esas alan kırmızı çizgileri çerçevesindeki sistem içi değişime ve zulümatın görece özgürlükçü gri tonlarına aktif destekle taraf olmak yerine, bütün enerji ve potansiyelini, vahyin ve sünnetin belirleyiciliğindeki tevhidi mücadele stratejisi istikametinde, Kur’an ile büyük cihada yöneltmekle, cahiliye toplumu ve sistemini Kur’ani bir inkılab ile kökten değiştirmeye teksif etmekle mükelleftir. Kimi taktik ihtiyaç ve arayışlar uğruna bu hedeften uzaklaşarak, tevhidi mücadele stratejisine zarar vermek, telafisi zor savrulmalara ve geriye dönüşlere yol açmaktadır.
Kardeşimiz, yazısının bir bölümünde, bize göre, “İslami Kuruluşlar” adı altında birlikte aktif destek kararı aldıkları diğer kesimlere yönelik olarak şu tespitleri de yapmaktadır: “Mevcut cahilî sistemi aşma çabasından çok, rahatlatıcı bir entegrasyonu önceleyen yorum tarzlarının, modern durumu vahyî ölçülerle okumak değil, rahatlamak ve imkânlı olmak adına modernizmin peşine takılmak veya sistem içi egemen hadârete eklemlenmek anlamına geldiğini belirtmeliyiz”.
Söz konusu kesimler için son derece doğru olan bu tespiti üzerine, kardeşlerimize şunu sorma hakkımız doğmaktadır: “Peki bu tür riskler taşıyan, ‘sistemle entegrasyonu öncelemekle, modernizmin peşine takılmakla niteleyip, sisteme eklemlenmekle’ suçladığınız bu kesimlerle ‘İslami kuruluşlar’ adı altında seküler içeriği baskın bildirilere imza atarak, ya da kiminde imza atmaktan çekinseniz de hedefini paylaştığınızı ifade ederek, neye hizmet ediyorsunuz? Üstelik nasıl oluyor da, verdiğiniz destekle, bu tür bir eklemlenme riskinin etkisini arttırdığınızı, bu savrulmanın yaygınlaşıp ‘meşru’laşmasına, sizi ve çevrenizi de kuşatmasına katkı sunduğunuzu görmüyorsunuz?”
Kur’an Ayetlerini Hatırlatmamızdan Rahatsız Olanlar, Kimi Rivayetleri Bağlamından Saptırarak, Yaptıklarının Meşruiyet Delili Olarak Sunuyorlar
Bütün bu sistem içine yönelişler ve sistem içi görece özgürlükçü değişimle ulaşılacak yeni şirk yapılanmasına birtakım maslahatlarla eklemlenip, bu yeni statükoda yer, mevki, alan ve imkan devşirme pragmatizmine sürüklenenler, üstelik bu konumlarını meşrulaştırmak için kimi tarihi rivayetleri ve kimi kıssaları da bağlamından saptırarak ve çarpıtarak kullanabilmektedirler. Halbuki kendileri, yaptıklarının yanlışlığını anlatmak için, tagutu reddetmeyi, sadece Allah’a itaat ve ibadet etmeyi ve Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyi emreden (vb.) ayetleri hatırlattığımız zaman, “ayetleri silah gibi kullanmayın” tepkisini vermekteydiler.
Ayetleri delil olarak sunmayı böyle mahkum edenlerin, kendi tercihlerinin meşruluğunu anlatmak için kullandıkları delillerden bazıları ise, “Hılf’ul-Fudul”, “Yusuf (as)’ın konumu”, “Müslümanların, Necaşi’nin görece adil yönetimi altındaki Habeşistan’a hicret etmesi”, “Hudeybiye Antlaşması”, “Medine Vesikası”, “Rum-Sasani savaşında Müslümanların tutumu” vb. gibi örneklerdir. İşte bu konumlar ve konular, siyerdeki ve Kur’an’daki temel ölçü ve ilkelerden saptırılarak ve bütün içindeki hakiki bağlamından, doğru konumdan koparılarak, söz konusu kesimlerce kendi tercihlerini meşrulaştırmak amacıyla kullanılmaktadır. Ayetleri delil olarak zikredenleri, onları “silah gibi kullanmakla” niteleyip susturmaya çalışanlar, amaç kendi yorumlarını ve tercihlerini tasdik ettirmek olunca, işte böyle alakasız konuları ve örnekleri bile, kolayca delil olarak zikredilebilmektedirler.
Vahyin bugüne hükmetmesini önlemeye ve bugünün seküler modelleriyle İslam’ı sentez etmeye yönelik eklektik proje ve arayışları kolaylaştırmak üzere, bir yandan “tarihselcilik”, “rölativizm” (görecelilik), “akılcılık” (rasyonalizm) ve “dini çoğulculuk” gibi iddialar kullanılmaktadır. Diğer yandan da, zikredilen tarihi olaylar ve kimi kıssalar da, haksızlık ve yanlışlık yapılarak, bu tür hak-batıl karışımı sentezci laik yönetimlerle uzlaşmaya dair proje ve düşüncelere dayanak yapılabilmektedir. İnşallah yeri geldikçe, bu tür örneklerin, bugünkü şirk sistemini görece özgürleştirerek, bireysel ibadetler alanında görece olarak rahatlatarak oluşturulacak yeni şirk sistemiyle de Müslümanların uzlaşıp uyum sağlayarak birlikte yaşamaları için delil teşkil edemeyeceğini izah etmeye çalışacağım. (Bu konularla ilgili daha teferruatlı izahlar için, Ahmed Kalkan, Mehmet Durmuş, Hüseyin Alan kardeşlerimizin internet ortamında ve İktibas Dergisinde yayınlanan yazıları okunabilir).
Diğer taraftan,
işyeri açma, nüfus cüzdanı; zorunlu vergi ve askerlik, zorunlu eğitim; ya da alternatifsizlik sebebiyle biat etmeden, taviz vermeden, uzlaşmadan alınan eğitim; karşılığında taguti sisteme hiçbir bağlılık ve itaat sözü vermeden, hatta tam tersine tağuti sistem ve ideolojisine karşı mücadele amacıyla
yayın evi ve vakıf açma, dergi çıkarma vb., farklı bir boyut ve zarurettir. Üstelik bunların çoğu bizatihi kendisi doğrudan “şirk ameli” değildir.
[2] H
içbir ikrah/zorlama ve zaruret söz konusu olmadan, gönüllü biçimde ve sadece kendi zannıyla ürettiği maslahat sebebiyle şirk anayasasının aynı istikametteki anayasa değişikliğine oy verme, şirk sisteminin laik demokratik partilerinde görev alma ve bu bağlamda laik yöntemle teşri fonksiyon görme tercihi ise, yukarıda zikredilen sistem içi konumlardan çok farklı bir konum ve savrulmadır. Bu kadar farklı iki tutum aynı kefeye konularak, akıdevi alanda şirk sistemiyle uzlaşma sadedinde tercihen yapılanlar zaruri, doğal, makul gösterilebilir mi?
Ama maalesef yazısını birlikte değerlendirmeye çalıştığımız kardeşimiz söz konusu yazısında da aynı yanlış kıyasları yapmayı şu ifadelerle sürdürmektedir: “Referandum tartışmalarına katılmayı, sistem içi mücadeleye eklemlenmek olarak algılayıp itham eden yaklaşımın sosyal dilinin de tartışılması gerekmektedir. Elektriğini, eğitimini, memur maaşını veya çek ve senedini bu sistemden temin eden insanların nasıl sistem dışı olduklarını sorgulamaları gerekmektedir.”
Aradaki fark, bu kadar açık olduğu halde, şirk anayasasındaki değişikliğe “evet” oyu verenler, bu tercihlerini meşrulaştırmak amacıyla, söz konusu zarurete dayalı durumlarla ilgisiz mukayeseler ve son derece alakasız açıklamalar yapıyorlar. Çünkü İslami olmayan ameller, yollar, yöntemler, konjonktürel gerekçelerle itibar edilen bir konuma gelince, o istikamete yönelenlerin yeni amellerini meşrulaştırmak için, şer’i delil bulma amaçlı zorlamaları söz konusu olmakta, bu da söz konusu sığlıkları kaçınılmaz kılmaktadır.
Bir zamanlar, laik demokratik partilerde görev alanlar ya da oylarıyla sistem içi mücadeleyi benimseyenler, şirk sistemiyle uzlaşanlar, bize “Kardeşim, sen de bu ülkede, bu şirk sisteminin egemenliğinde yaşamıyor musun, bu ülkenin vatandaşı değil misin?” derlerdi. “Senin de vakfın ya da dergin var, yayınevin var, sen de bu ülkenin pasaportunu ya da nüfus cüzdanını taşıyorsun, sen de bu ülkenin resmi ideoloji kıskacındaki laik eğitim veren okullarına çocuklarını gönderiyorsun, sen de askerlik yapıyor, vergi veriyorsun. Yani sonuçta sen de bu taguti sistemin kuşatması altında yer alıp, bir şekilde bu sistemle ilişki içindesin” diyerek, kendilerinin İslami olmadığını söylediğimiz tercihlerini, meşru, doğal, makul ve haklı göstermeye çalışırlardı.
Öyle bir noktaya geldik, öyle bir kırılma aşamasına vardık ki, geçmişte birlikte bu tür tepkilerin ve ikna çalışmalarının muhatabı olduğumuz çok yakınımızdaki kimi muvahhid kardeşlerimiz, eskiden birlikte muhatap olduğumuz, partili musalli amcaların argümanlarını bize yöneltiyorlar. Bugün kurdukları sistem içi ilişkilerdeki, savrulma ve eklemlenme riski taşıyan yeni yönelişlerini, taguti sistemin ilahi vahyi esas almadan yapılan anayasa değişikliğine oy verme noktasına vardırdıkları “içtihadi” arayışlarını, meşru, haklı, makul ve doğal göstermek için, artık aynı argümanlarla bizi ikna etmeye çalışıyorlar. Üstelik bugün bu yola yönelen kardeşlerimiz, öncekilere nazaran daha da tecrübeli olarak, geçmişteki alakasız argümanlara, pes dedirtecek kadar absürt olan “Elektriğini, memur maaşını veya çek ve senedini bu sistemden temin eden insanların nasıl sistem dışı olduklarını sorgulamaları gerekmektedir” misali yenilerini ilave etmekten de çekinmiyorlar.
Ayrıca bu kardeşimiz, yeni yöneldikleri kendi tercihlerini meşrulaştırmak amacıyla, “Rabbani ve nebevi metod” konulu kitaplar okuyup, Allah’ın ve Resulünün gösterdiği istikamete, ölçü ve ilkelere uyum sağlayarak takip edeceği yöntemi öğrenme çabası içindeki, tevhidi ilkelere bağlılıkta ısrar eden Müslümanları, daha önce “masalcılık” ve “romancılık”la küçümsediği gibi, şimdi de başka bir üslup kullanarak tahfif etmektedir. Halbuki Müslüman’a yakışan, muhatabının fikir, düşünce ve yöntemini, vahye ve sünnete dayalı delillerle ilmi olarak eleştirmektir. Bu konuda ciddi bir performans ve birikim ortaya koymadan, bilgiçlik taslayıp muhatabını tahfif edici cümleler kurarak, kendi tercihinin doğruluğunu anlatmak mümkün değildir.
Kardeşimizin bu konudaki ifadeleri şunlar: “Sistem dışı bir kimlik oluşturma ideali ile; mahkûmu olduğumuz veya kuşatıldığımız sistemi, sistem içi araçları nasıl bir keyfiyetle kullanarak aşacağımız, değiştireceğimiz veya ondan hicret edeceğimiz konularını birbirine karıştırmamak gerekir. Ancak bu toptancı tanım ve ithamları da mazur görmemiz gerekmektedir. Çünkü genellikle ders alınan rabbani veya nebevi metot konulu kitaplarda veya bu çizgideki günübirlik teorilerde, sistem içi araçların nasıl kullanılacağı veya Rasulullah (s)’ın Mekke’de sistem içi ilişki ve araçları nasıl kullandığı ile ilgili bahisler mevcut değildir. Bu konudaki afakî yorumlar kitabi değil, günübirlik stratejik senaryolara veya vakıasız ve romantik tefsirlere dayanmaktadır.”
Tevhidi İlkeleri Hatırlatıp, Sistem İçine Savrulma Riskine Dikkat Çekenler, “Hikmetli, Basiretli, Merhametli ve İnşa Edici Dil”e Muhatap Olmadılar
Diğer taraftan, referanduma aktif destek veren kesimler, despotizm ile demokrasi dışında bir başka alternatif tanımayan dar bir anlayışla, despotizme karşı çıkıp reddettikleri gibi, ilahi vahye dayanmayıp heva ve hevesi ilah edinen yönü ve en büyük zulüm olan şirki esas alması sebebiyle laik demokrasiyi de eleştirip karşı çıkan ve özgün İslami adalet sistemini savunan Müslümanları, hemen despotizm ve monarşi yanlısı olarak suçlayabilmektedirler. Bu gidişin yanlışlığına dikkat çekerek, tevhidi ilkeler ve Kur’ani kavramlarla var olmakta ısrar eden, verili şartları ve cahiliye toplumunu tevhidi dönüşümle inkılaba uğratmayı, hayatı ve toplumu Kur’an ayetleri ışığında yeniden inşa etmeyi hedefleyen tevhidi stratejide ilkeli ve tavizsiz olmaya çağıran mü’minler, maalesef alaya alınarak, tahfif edilmişlerdir.
Buna rağmen yazısını değerlendirdiğimiz kardeşimiz “dil” konusunda şunları yazıyor: “Bu tür tartışmalarda, maalesef ki bir şura içtihadına katılma dilinden çok, yorumunu kesinleştiren ve keskinleştiren bir cedel dili ön plana çıkmaktadır. Bu konularda yorum ortaya koyanlar, genellikle “istişare dili”ni veya “paylaşma dili”ni değil, toplu içtihadın şartlarına gerek duymayan ve kendi konumundan emin olarak “vaaz ve dikte dili”ni öne çıkartmaktadır; hatta bu dili mükerreren bazı kere de müstear adlarla dikte etmeye çalışmaktadırlar. Bu tutum da tarafların metodolojik zayıflığına ve üslup düzeylerine ışık tutmaktadır. Oysa tartışılan çağdaş konulardır ve muslihun zihinlerin ortak birikim ve araştırmalarıyla üstesinden gelinebilecek bir durumdur. Bu düzeydeki tartışmalara maalesef ki genellikle ne söylendiğinden çok, ‘Karşıt görüşü nasıl sindiririm, sindiremezsem tahfif ederim?’ anlayışı hâkim olmaktadır”... Bu bağlamda eski ve çözülen dili aşan bir “inşa ve ıslah dili”ne ihtiyaç duymaktayız.”
Evet, bu paragraftaki eleştirinin muhatabı, bizler değil de, kendi yorumunun haklılığından emin olup, kibirli davranan, yakın hizbiyle yaptığı istişareyi yeterli sayıp mutlaklaştıran, yıllardır birlikte olduğu diğer kardeşlerini ve bunca yıldır oluşmuş hukuku yok sayan, Allah rızası için tevhidi duyarlılıkla yapılan eleştirileri de, dikkate almak ve anlamaya çalışmak yerine, “ya sev ya terk et” üslubuyla dışlayan, hizbinden olmayana tepeden bakıp karalayan ve tahfif eden üslup sahipleri olması gerekmiyor mu? Aşağıda okuyacağınız, aynı çevredeki kardeşlerimizin çeşitli yazılarından yaptığımız alıntılar, tam da bu paragraftaki eleştirinin muhatabının, bizzat kendi yazılarındaki küçümseyici, karalayıcı üslup olduğunu göstermiyor mu? On yılı aşkın bir süredir birlikte hareket ettiğimiz kardeşlerimizle aramızdaki sorunlarımızı, ihtilaflarımızı ve çeşitli konulardaki mutabakat arayışımızı belli periyotlarda gündemli biçimde bir araya gelerek, ilmi ölçülerle çözmeye çalışma konusundaki ısrarlı taleplerimize rağmen, sonuç alamamamız sebebiyle, her seferinde internet ortamında tartışmak zorunda bırakıldığımız bilinmektedir. Bu sebeple, kardeşlerimizle kamuoyu önünde açık ismimizle tartışmaya girmenin doğru olmayacağına inanarak ve başka kardeşlerimizin bu yazdıklarımıza daha önyargısız cevap vermelerini temine matuf olarak, ancak haber sitesinin yönetici ve öncüleri tarafından bilinen müstear ismimizle yorumlar yazıp, tevhidi ilkeleri ve vahyi ölçüleri hatırlatarak uyarılarda bulunmamızdan bile rahatsız olunduğu anlaşılıyor. Bu yorumlarda hiçbir hakaret, aşağılama ve karalama yoktur. Sadece ilmi eleştiri ve uyarılar yapılmış, ictihadi konularda herhangi bir dayatma da söz konusu olmamıştır. Tam tersine, kardeşlerimizin hukukunu gözeten, hatta geçmişlerindeki olumlulukları, tevhidi kesimdeki haklı öncülükleri de hatırlatılarak bu doğru hattın korunması istikametinde yönlendirmeye çalışan bir üslup tercih edilmiştir.
Kardeşimiz ise, hem de “inşa ve ıslah dili” ihtiyacına vurgu yaptığı cümlenin hemen öncesinde, “emri bil maruf” sorumluluğu gereği kendilerine tevhidi ilkeleri hatırlatan, yani vahyi ölçülerle inşa ve ıslah çabası gösteren kardeşlerini, - dinin önemli bir mükellefiyeti olan ve lügatlerde: “sözle iyiliğe teşvik, nasihat, öğüt, dinin emir ve yasaklarının anlatılması” olarak tanımlanan “vaaz” kavramını dahi tahfif etmenin bir aracı kılarak -, tahfif etme gayreti içine girmektedir. Akıdevi temel ilkeleri, muhkem nasları, dinin sabiteleri mahiyetindeki Kur’an hükümlerini hatırlatarak, çok yakın bulduğumuz kardeşlerimize karşı, yanlışa sürüklenmemeleri konusunda uyarı sorumluğumuzu yerine getirmemiz, dua ile karşılanması gerekmez mi? Tam tersine bu çabamız, “istişare dili”ni veya “paylaşma dili”ni değil, toplu içtihadın şartlarına gerek duymayan ve kendi konumundan emin olarak “vaaz ve dikte dili”ni öne çıkartmak” olarak nitelenip mahkum edilmeye çalışılmaktadır. Halbuki, daha önce de ifade ettiğim üzere, defalarca istişari toplantılar yapmayı teklif eden biz olduk. Dar hizip sınırlarını aşıp, mücadele sürecinde birlikte hareket eden mü’minler olarak, temel ilkeler ve yöntem konusu başta olmak üzere, sistem içi araçları kullanmanın sınırı ve sistem içi değişime yaklaşım konuları da dahil, ihtilaflarımızı, sorunlarımızı ve sorunlara yaklaşım tarzlarımızı istişare edip ortak kararlara varma teklifini defalarca tekrarlayan biziz, bu teklifimize yanaşmayan kardeşlerimiz ise, “istişare dili”ni veya “paylaşma dili”ni değil, toplu içtihadın şartlarına gerek duymayan ve kendi konumundan emin olarak… dikte dili”ni öne çıkartmak” konumunu tercih ederek “biz kendi dar hizbimizde istişare edip böyle karar aldık işinize gelirse” dercesine bir tutum içine girmişlerdir.
Kardeşlerimiz özellikle son referandum sürecinde, on yılı aşkın sürede oluşan ortak hareket hukukumuzu bir anda, dar hizip istişaresine kurban etmekten çekinmemişlerdir. Hepimizi bağlayan bu derece önemli konuların, uzun süredir aynı yaklaşımı benimseyerek dar hizip içinde özdeşlemiş olan kişiler arasında ele alınıp konuşulması, gerçek anlamda bir istişare ve toplu ictihad şartlarına uygun mudur? Üstelik, “istişareye ehil ve temsil kabiliyeti olan mü’minler olarak belli periyotlarda bir araya gelip, bu tür önemli konularda ortak kararlar almaya çalışalım” tekliflerimiz hep karşılıksız bırakılmıştır. Buna rağmen, nasıl oluyor da, kendi tutumlarını tanımlayan, “toplu içtihada, istişare ve paylaşma diline kapalı, kendi konumundan emin dikte dili”ni bize yamamaya kalkışabilmektedirler? Gerçekten anlamak mümkün değildir. Halbuki, eskiden mutabık olduğumuz, “rölativizmi ve tarihselciliği, Kur’an’a yaklaşımdaki sapmalar” olarak gören ortak görüşten vazgeçmemişlerse (ki aynı çevreden bazı kardeşlerimizin aksine görüş açıklamalarıyla karşılaşmaya başlamış bulunmaktayız), bu kardeşlerimizi de, bizi de, bütün mü’minleri de bağlaması gereken akıdevi temel ilkeleri, muhkem nasları belirleyip hepimize “dikte” eden (emreden) sadece Yüce Allah’tır. Bize düşen ise, Rabbimizin bu emirlerini hatırlatarak, “emri bil maruf” sorumluluğumuzun gereğini yapmak suretiyle birbirimizi uyarmaktan ibarettir.
Kendi tercihlerini belirleyici kılıp, uzun yıllardır oluşan hukuku hiçe sayan bu tutum, inşallah, “
İslamcı perspektif”in, ahlak edinmeksizin bilgiyi fetişleştirip, davranışlara yön vermeyen bilgiyle tekebbüre kapılarak muhatabını aşağılamaya zemin hazırlayan entelektüelizmin bir tezahürü değildir. Bilmeliyiz ki, o bilgiyle ahlâklanma, Allah’ı razı etme ve ahirete hazırlanma amacı güdülmeden salt bilgi sahibi olmak, sahibini entelektüel yapsa da, ıslah ve inşa edici bir fonksiyon görmez.
[3] Tam tersine bu tarz bir bilgilenme, müstağnileşmeye, aynı entelektüel çaba içindekilerle hizipleşip başkalarına tepeden bakmaya ve kibre yol açabilir. Özellikle vahyin bilgisinin, Peygamber (s) ve ilk Kur’an neslinde, “Bu sorumluluğun gereğini nasıl hayatıma yansıtırım, nasıl ahlak edinirim, dosdoğru istikameti nasıl korurum” endişesiyle onları iki büklüm yapan
“ağır bir yük”[4] olarak, sorumluluk bilincini, ahlakta kuşatıcılığı, kalbi derinleşmeyi, tevazu ve olgunluğu arttırıcı bir sonuca ve “yaşayan Kur’an” olmaya yol açtığı gibi, bizde de aynı sonuçlara yol açması gerekmez mi? Rabbimiz, bizlere,
“yapmadığını söylemekten”
[5] ve
“başkasına iyiliği tavsiye ederken kendimizi unutmaktan”[6] sakındırıcı uyarılar yapmıyor mu?
Kardeşimiz, kendilerine marufu nasihat ederek, dinin akıdevi ilkelerini hatırlatarak “vaaz” edenlerin bu hayırlı çabasının, onların “metodolojik zayıflığına ve üslup düzeylerine ışık tuttuğunu” ifade edebilmiştir. İşte bütün bu ifadeler ve aşağıdaki şok sözler, nitelemeler ve tanımlamalar, tam da ‘Karşıt görüşü nasıl sindiririm, sindiremezsem tahfif ederim?’ anlayışının tezahürleri değilse nedir? Buna rağmen, “din nasihattir” hadisi paralelinde “samimiyet”le “emri bil maruf” görevini yerine getirmeye, dinin gereklerini, temel ilkelerini samimi biçimde gündem yapmaya çalışan kardeşlerini, bu nitelemelerle mahkum etmek, küçümsemek, karalamak nasıl izah edilecektir?
Mesela bu konuda internet sitelerinde ve dergilerde, bu kardeşlerimizce yayınlanan yazılarda kullanılan dil ibret vericidir. Bu yazılarda, son referandumda kendileri gibi düşünmeyip “tevhidi duyarlılık çağrısı” yapan Müslümanlar hakkında şu nitelemelerde bulunabilmişlerdir:
“Tagutu reddettikten sonra sorumluluklardan kaçmak için yer-bucak arayanlar”, “fıkhetme melekeleri körelmiş, hikmet ve basiretten berî olanlar”, “kısır bakış açısı”, “kafa konforunu bozmayan ezber cümleler” kuranlar, “ödünç teorik yaklaşımlar”a sahip olanlar, “öykünmeci tutumlar”ın sahipleri, “tevhidi konformistler”, “selefi anarşistler”, “ormana dışarıdan bakanlar”, “dar fıkıhçılar”, “dondurulmuş selefi bakışlar”, “boğazına kadar çelişkiler içerisinde mutlu, mutmain muvahhid tipler”, “Taliban kafalılar”, “şabloncu dar fıkhi kalıpları mutlaklaştıranlar”, “psikolojik sorunlular”, "Nebevi - Rabbani isimleriyle başlayan romantik ve gelenekçi yöntem kitaplarına dayananlar", “ayetleri Kur'an bütünlüğünde okumayıp da bir cedel aracı olarak kullananlar”, “tevhidi uyanışa yeni adım atmış ve acilci ruh halinden kurtulamayanlar”, “itidalden uzak tutumlar”, “ayetleri silah gibi kullanan tavırlar”, “yorumları itikatlaştırma saplantılılar”, “hezeyan halindekiler”, “sığ tutumlar, komplocu zihinler”, “teoride kalan boş kurgular”, “tekfir kılıcının dayanılmaz hafifliğine sırtını dayamışlar”, “ham hayalci, selefi görünümlü anarşistler”, “tekfirciler”[7], “gençlik hastalığı tutumu sahipleri”, “hariciler” ,“eski Marksist-Stalinist şablonların gölgesinde kalan izahlar” yapanlar vb. birtakım yaftalamalarla, bu Müslümanlar karalanarak küçümsenmiş ve alaya almışlardır.
Şimdi herkes vicdanının sesine kulak verip Allah için söylesin. Bu dil; “inşa ve ıslah edici, hikmet, basiret ve merhamet dili” midir? Yoksa yaralayıcı, ötekileştirip dışlayıcı, tahfif edip karalayıcı, yıkıcı bir dil midir? Bu dil; İslami kardeşlik hukukunu pekiştirip geliştiren, merhamet, şefkat ve tevazu dili midir? Yoksa, hizipçi, tepeden bakan, itici, kardeşini hor ve hakir gören kibirli ve kırıcı bir dil midir? Şunlardan hangisi, vahye dayalı “inşa ve ıslah edici, basiret ve rahmet dili”dir: Şirk sistemi içinde yaşanan demokratikleşmeye, şirk anayasasındaki kısmi değişikliğe “oy” vermeye çağıran ve bu şirke ait eylemi takva, ibadet ilan eden ya da buna sessiz kalarak dolaylı onay veren mi? Yoksa taguti sistemi, anayasası ve tüm kurumlarıyla, eski ve yeni statükosuyla, despot ve demokrat versiyonlarıyla bütünüyle redde çağıran ve yeni statükonun İslami kimliğe ve tevhidi mücadeleye yönelik potansiyel tehlikelerini ifşa edip uyararak, Kur’ani inkılaba davet eden mi? Bilinmelidir ki, ilkesiz siyasallaşmaya yönelerek ve “emri bil maruf”a bile tahammülü olmayan entelektüel kibre kapılarak, “inşa ve ıslah edici basiret ve merhamet dili” yakalanamaz. Ancak, siyasallaşmayı tevhidi ilkelerden soyutlamayan, siyasal mücadeleyi vahyin sosyalleştirilmesi ve ahlaki inşanın önüne geçirmeyen, bilgiyi fetişleştirerek kibre kapılmayan, elde ettiği bilgisi/ilmi tevazuunu arttıran ve ahlakını olgunlaştıran İslami şahsiyet ve yapılar, vahye dayalı “inşa ve ıslah dili”ni yakalayabilirler. Yani vahye dayalı inşa ve ıslah dilini hakkıyla temsil etmek, ancak vahye şahidlik yaparak ibadete dönüştürülmüş bir hayatın, ahlaklı, mütevazi bir modeli olmakla mümkündür.
Ankara’da, kendimize çok yakın bulduğumuz ve yıllarca birlikte olduğumuz bu kardeşlerimize yakın bir eğitim sendikasında gerçekleştirilen,
“İslamcılarda Üç Dil; Eskimiş Dil-Modern Dil-İnşa Dili” konulu konferansta, bir İslamcı akademisyenden sadır olan ve “inşa dili” adına ortaya konan söyleme bakın:
"İslamcı olmak her şeye karşı olmak demek değildir. Ama her Müslüman İslamcı olmak zorundadır. İslamcı olmayı her şeye tercih etmelidir. Bu nedenle İslamcı siyaset hemen şimdiye ait bir siyasettir."[8] Hemen şimdiye ait bir siyaset, verili laik demokratik sistem içi alanda, sistemin partileri içinde yer alarak ya da sitemin demokratikleşme yanlısı partilerine destek vererek siyasete müdahil olmak mıdır? Konferansa katılanlardan birisinin ifade ettiğine göre, bu minvalde yönlendirici demokratik bir siyaset çağrısı gerçekleştirilmiştir. Bu ko